Yurtiçi

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Mesafe
İstatistikler
Toplam: 37578
Aktif: 3
Bugün: 72
Dün: 74
Revize Yazılar

Bana Ulaşın

        

 

......

Trabzon

mayıs ayının ortalarıydı. gençlik ve spor bakanlığının sitesinde dolaşıp noolup ne bittiğinin rutin kontrollerini yaparken “gençlik kamplarının” başvurularının başladığını öğrendim. hemmen dört bir yana haber saldım. cüneyt zeynel ve kartalla birlikte başvurumuzu yaptık. yol arkadaşlarımı daha önceki sayılardan da tanıyorsunuzdur sanıyorum. 

velhasıl yedeklerden (biraz da zorlamayla) katıldığımız trabzon kampı için valizleri hazırlamış ve akşam 9 gibi sağ salim yola çıkmıştık. sağ salim çıkmıştık ama 16 saatlik bir yolun adından trabzon-düzköy-haçkalı yaylasına vardığımızda, irtifadan mıdır, temiz havadan mıdır nedir kafam bi güzel olmuştu. 

image

kampımıza gece çökerken ben ilk günden çoktan yorulmuştum. ileri ki günlerde ki gezileri düşünerek kamp hayatına adapte olmaya çalışıyordum. sabahın köründe kalkar kalkmaz doğa yürüyüşüne çıkıyor, öğlen sıcağında çeşitli aktivitelere katılıyorduk. temmuz başında bile battaniye, yorgan ve kalın giysilerle uyumak biraz daha yıpratmıştı beni.

bi kaç gün sonra ülkenin güzide köşelerinde devam etmekte olan u-20 dünya kupasında millilerin maçını izlemeye avni akere götürdü sevgili bakanlık. 

image

maçı kale arkasının en dandik yerinden izlediğimizi saymazsak gayet de keyifli bir karşılaşmaydı. maçın son dakikalarında ay yıldızlıların attığı golle maçı 2-1 almış, trabzon sokakları cümbüşe dönmüştü. 

ertesi gün kamptaki yaşamımıza geri dönmüş, tam bir doğa adamı olmuştum. tüm bu çalışmaların hepsi uzungöl ve sümelayı görebilmek adınaydı. bulutların içinde, yazın ortasında, kısmen soğuk havada takılırken vali bey çıkageldi. etrafa şööyle bi göz attıktan sonra bizimle beraber yemek yedi. vali bey gelmiş diye de yemeklerde ekstra bi güzellik olduğu gözümden de kaçmadı hani. tabi biz o sırada valiyi çokta umursamamış ve golf turnuvamıza devam etmiştik. 

vali bey gitti, gün bitti. ama işin asıl civcivli tarafı yarın ki uzungöl gezisiydi. sabah erken vakitte yola çıkmış, karadeniz sahil yolundan dağların arasına tekrar dalmış, 2.5 saatlik bi yolculuğun ardından kartpostallık bir manzarayla karşı karşıya gelmiştik. 

image

elleri açacak kadar sığamadım kareye. bu arada önemli olanda arkada ki manzara zaten. ama buraya kadar çıkabilmek adına teeey o arkada gördüğünüz tepelerin ardından geldik. yukarı çıkmadan da enerjimizi arttıralım diye de şööyyle güzel kıymalı, ıspanaklı ya da patatesli bi laz böreği yiyelim dedik. bir dilim böreğin de “5 lira” olduğunu duyunca meraktan hemmen 4 kişi 2 dilim söyledik. ama o da ne!!! gelen bir börek değil. (gugıl => laz böreği => ara) sizinde gördüğünüz gibi börek görünümlü bi tatlı. gerçi tadına laf yok tadı gayet güzeldi ama çayın yanına da essahtan bi börek olaydı daha da güzel olurdu. 

tepeden yavaş yavaş inerken aşağıda gördüğünüz köyün içine daldık. sanki kafkaslarda kırsalda dolaşıyormuşsunuz hissi yaratıyor, zira köyde büyük çoğunlukta lazca konuşuyor.

image

aşağı indikten sonra bi souvenire dalıp koleksiyonumun 48. parçasını da alıp trabzon merkeze indik. indiğimizde ise bizi tipik karadeniz havası karşıladı. bir yandan terlerken bir yandan da yağan yağmur soğuk soğuk dokunuyordu. bize verilen 1.5 saati en iyi şekilde değerlendirebilmek adına etrafta ki tarihi eserleri dolaşmaya karar verdik. açtım cipiesi koyulduk yola. ancak 10 dakikadan daha uzun bi süre yürümüş ve yanlış yere çok alakasız bi yere gelmiştik. gerek yağmur gerek yorgunluk ve gerekse zamanın daralması sinirleri germişti açıkçası. yerel navigasyonlardan faydalanarak küçük ayvasıl kilisesini bulmuş olmamıza rağmen mesai saati bittiğinden dolayı içerisini ne yazık ki gezemedik. 

image

böyle ufak, ara sokakta kalmış şirin bir ibadethane. içeriye girebilmek adına izin almak gerekiyor gerekli yerlerden. zamanımız azalırken yeni cuma camini de görelim dedik. kendisi kiliseden bozma çook yaşlı bi cami. yerel navigasyonlara yol sorarken değişik birine denk geldik. biz cami adresi sorarken sorumuza soruyla karşılık cevaplar alıyorduk. şöyle ki;

+ abi buralarda bi cami varmış kiliseden dönme.

- siz kimsiniz nerden geldiniz?

+ yeni cumaymış abi caminin adı.

- siz camiyi napacaksınız?

derken baktık sohbet uzuyor ve biz ıslanıyoruz, mükemmel de bir şive yapan güzide abimizin tüm sorularına yanıt verdik ve adresi aldık. 

image

bol sütunlu, koca kubbeli tam bir kilise örneği. belli ki antik freskler,resimler kapatılmış. duvarlar bomboş her yer bembeyaz. çok da iç açıcı bi manzara olmamasına karşın mimarisi gayet güzel. tam bu sırada vaktimizin dolduğunu anlıyor ve sağanak yağmurun altında başlıyoruz koşuşturmacaya. o sırada bi bakkalda gözüme sarı değişik bi kurabiye takılıyor. sonradan öğrendiğim kadarıyla adı “gorobiya” imiş. çayla beraber çok güzel gideceğine inandığım kurabiyeden alıyorum 2-3 tane. (gugııll!!) hemmen açıyoruz birini ve bizi kampımıza geri götürecek olan minbüsümüzde yiyiveriyoruz. 

günler günleri kovalıyor ve biz tırmanıştan paintball a kampımızda takılırken sümela gezisinin vaktide geliyor. 2 saatten fazla süren  ve maçkadan ulaştığımız şaheser dedikleri kadar var. biz bu gün ki teknolojilerle yukarı çıkmakta zorlanırken adamlar dağa manastırın kralını yapmışlar. 

image

manzarayı yoldan çekmiştim. “o karşıya dağın yamacına kadar yol yapılmış olması gerçekten hayret verici” diye düşünsemde gidince gördüm ki daracık patikalar mevcut. yani günümüz teknolojisi bile sümelaya 4 gidiş 4 geliş bi otoyol yapacak seviyede değil anlaşılan. 

manzaraya diyecek laf yok. içerisi dışarıdan görüldüğü kadar büyük değil aslında. ama süslemeler ilk gün ki kadar taze. tabi yüksekte olanları. yere yakın seviyedeki resimlere hep aşklar kazınmış. o kadar ki tarih atanların arasında 1960lardan imzalar var. görüldüğü üzere kazıntılar bile tarihi değere sahip.

image

en doğal haliyle verdiğim bu karede gördüğünüz üzere görüntü pek iç açıcı değil ve çoğu muhterem insanın yüzü de kazınmış vaziyette. benzeri bir manzaraya kapadokyada ki duvar süslemelerinde de rast gelmiştim. manastırın içinde ki baba-oğul-kutsal ruh ve dışarıda ki ağaç-bulut-tarih triyosu girişte verilen 8 liranın ne kadar önemsiz olduğunu gösteriyor kiii sizin müzekartınız olduğundan bedavadan gezip-görüp-geldiniz. 

image

sümeladan güzel anılarla dönerken atatürk köşküne bi uğrayalım dedik. köşk atanın olmasına rağmen sadece bi kaç gün kalmış hepi topu. içeride tv ve pilesteyşın olmaması atanın canını pek sıktığını sanmıyorum. girişte ki bilardo masası dönemin pilesteyşını olsa gerek. bi yarım saat kadar dolandıktan sonra şehirde 1 saatlik serbest zamanımız oluyor. bizde yöresel yemeklerden yiyelim diyerekten soluğu meydanda alıyoruz. neyse yiyip içtiğim benim olsun, ben size gezip gördüklerimi anlatayım. 

değişik fantastik yemeklerden tattıktan sonra kampımıza geri dönüyor, rutin işlere yeniden başlıyorduk. bense iyice kondisyonumu almış ve yarın ki raftinge iyiden iyiye hazırlanmıştım.

image

iki saat kadar karadeniz sahil yolundan gittikten sonra rize-iyidereye varmıştık. ancak tipik karadeniz havası bizi yakalamış, yıllık metrekareye 250kg lık bir yağışın düştüğü bölgede pek de şaşırtıcı bi sonuç olmamıştı bu olay. üstünde bulunduğumuz dere iki ili birbirinden ayırdığından dolayı nerede olduğumuzu söylemem biraz zor tabi ama trabzon kıyısından başlayıp, rize kıyısında biten 15 dakikalık adrenalin dolu bi yolculuğun ardından gençlik spor il müdürü karşılıyordu bizi. 

ertesi gün kalktığımda kampın son günüydü ve kocca bi hafta çabucak geçivermişti. ama öyle sessiz sedasız çekip gitmek yoktu. bu gün kampçıların katılacağı çeşitli spor dallarında turnuvalar olacak ve ve biz de “grup osmanlı” olarak şampiyonluk kovalayacaktık. futbol ve masa tenisinde dikişi tutturamayan ekibimiz voleybolda finale kadar gelmişti.

image

zeynelle karşı karşıya geldiğim final maçında karşılıklı atışmaları ve tartışmaları ihmal etmemiş, maçtan da 2-1 üstün ayrılarak zeynelin elinden madalyayı kapıp boynuma geçirmiştim. eve çok güzel anılara ve civcivli bir madalyayla dönmek unutamayacağım bi anı olmuştu şüphesiz ki..

siz siz olun yağmurluğunuzu yanınıza almadan, ayasofyayı görmeden, trabzonun tarihi-doğal köşelerini keşfetmeden, yöresel yemeklere vakfıkebir ekmeği daldırmadan ve mümkünse tüm sahil şeridini dolaşmadan dönmeyin derim.

(trabzona özel ufak bi not: sakkın fener formasıyla sokaklarda dolaşmayın,kim vurduya gitmeyin..)

Önceki: Sivas
Yurtdışı

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Saat
Site İçi Arama

İçerik Rss - Haberler Rss

Tasarım ve Programlama: Omnportal